HIZIR’ı bekleme;
HIZIR OL!
Hızır inancı, Alevi topluluklarında inancın özüyle bütünleşmiş; özellikle Anadolu’da özgün, derin ve yaşamsal bir anlam alanı kazanmıştır. Biz Aleviler için Hızır; yalnızca geçmişten gelen bir inanç motifi değil, tarihsel hafıza, bölgesel pratikler açısından hak ve adalet bilinci üzerinden okunur.
Hızır, bir “kurtarıcı” olarak anılsa da, Alevi yolunda esas olarak erdemli bir duruşun ve vicdani sorumluluğun adıdır.
Bu inanç, dünyayı dışarıdan düzeltecek bir gücü beklemek yerine, insanoğlunun bu dünyadaki sorumluluğunu hatırlatır. Çünkü Alevi anlayışında hakikat gökten inmez; insanın vicdanında uyanır.
Hızır inancı, Aleviler açısından metafizik bir alandır; ama bu alan hayattan kopuk değil, gerçeklerle yüzleşmenin alanıdır.
Bu nedenle Hızır, etik, toplumsal ve tarihsel bir duruş olarak yaşatılan özgün bir öğretidir. Bu öğretinin merkezinde yer alan Hızır, Alevi inanç dünyasında mistik bir kişi olmanın çok ötesindedir.
O; zor zamanlarda mazlumun kapısına gelen, dara düşenin yoldaşı olan, hakikat bilinci ve adalet çağrısı olarak anlamlandırılır.
Bu yönüyle Hızır, Aleviliğinin tarihsel deneyimleriyle bütünleşmiş; kolektif hafızanın taşıyıcısı haline gelmiştir.
Hak, insan ve adalet ekseninde inandığımız Hızır; bireysel mucizelerden çok, toplumsal vicdanı harekete geçiren güçlü bir inançtır. İşte bu nedenle Aleviler, Hızır’ı insanileştirir; onu mazlumdan yana durmanın, zulme karşı susmamanın sembolü haline getirir.
“Hızır’ı bekleme, Hızır ol” sözü;
bir kurtuluş beklentisinden çok,
insana, doğaya ve tüm canlılara karşı etik bir sorumluluk çağrısıdır.
Hızır ayı (bölgelere göre değişmekle birlikte genellikle Şubat ayı içinde), Aleviler için arınma, paylaşma ve yüzleşme zamanıdır.
Tutulan üç günlük Hızır orucu;
bedeni aç bırakmaktan çok,
haksızlığa karşı duyarlılığı,
lokmanın paylaşılmasıyla rızalığı
önceler. Bu pratikler, Hızır’ın Alevilikte neden yalnızca inançsal değil, toplumsal bir figür olduğunu açıkça gösterir.
Hızır, aynı zamanda doğayla iç içe bir duygudur. Dağ, su ve ağaç kültüyle bütünleşen Hızır; zulümden kaçanın dağda karşılaştığı yoldaş olarak tahayyül edilir.
Burada Hızır; devletin ya da kurumların dışında kalan, vicdandan beslenen bir adalet algısının simgesidir. Lokma, cem ve rızalık üzerinden yaşatılır. Kapıya gelen her misafir, bir Hızır ihtimaliyle karşılanır; paylaşım kutsal bir sorumluluk olarak görülür.
Alevi katliam hafızasının güçlü olduğu coğrafyalarda ise Hızır, unutmayan vicdandır. Yakılan köylerin, suskun bırakılan anaların, mezarsız bırakılan canların hafızasıdır.
Ve en çokta öldürülen çocukların adıdır Hızır. Bombalarla, kurşunlarla, açlıkla, ihmalle hayattan koparılan çocukların ardından sorulan o sessiz soru vardır ya;
“Bu dünyada adalet var mı?”
İşte Hızır, o sorunun cevabını vicdanımıza bırakan inançtır.
Bu yüzden Hızır inancı, geçmişle yüzleşmenin ve adalet talebini diri tutmanın inançsal ifadesine dönüşür.
Sevgili canlar, bizim Hızır’ımız adaletin simgesidir.
• Kimliğe göre değil, insan olmaya göre Hızır olmaktır.
• Güçlüye göre değil, mazluma göre Hızır olmaktır.
• Kurum merkezli değil, Hak merkezli bir dünyada durmaktır.
• Zulmü meşrulaştıran her anlayışın karşısında olmaktır.
• Sessiz bırakılanların sesi olmaktır.
• Görmezden gelinenlerin hatırlatıcısı olmaktır.
•
Biz deriz ki:
“Bir yerde adalet yoksa, Hızır oraya uğramamıştır.”
Bu söz, Hızır’ın bir inanç figüründen çok, ahlaki bir ölçüt olarak görüldüğünü açıkça ortaya koyar. Ve belki de en temel hakikat şudur:
Hızır gibi gel, Hızır gibi ol.
Celal Fırat
